FAİZ VE EKONOMİK BÜYÜME

Ekonomik Büyüme


Prof. Dr. Erdal Tanas Karagöl

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi & SETA

Türkiye ekonomisi son dönemlerde en çok ekonomik büyüme performansı ile gündeme gelmektedir. Küresel piyasalardaki zayıf seyrin yanı sıra Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkelerdeki hızlı büyüme artışları, ekonomide üretimin gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere kaydığını göstermektedir. Bu anlamda Türkiye’nin son dönemlerde beklentilerin üzerinde büyümesi gelişmiş ülkelerden pozitif ayrışmasını sağlamıştır. 2014 yılı ilk çeyrekte yüzde 4,3 ile OECD ülkeleri içinde en hızlı büyüyen ülke Türkiye olmuştur. Bu büyüme oranı ile Orta Vadeli Program’da hedeflenen 2014 yılı için yüzde 4’lük büyüme rakamının da aşılacağı öngörülmektedir. 2009 yılı son çeyreğinden itibaren aralıksız olarak ve pozitif ekonomik büyümesini sürdüren Türkiye’de,  iç talep artışının yanı sıra ihracatta yaşanan olumlu gelişmeler büyümenin kaynağını oluşturmuştur. Küresel ekonominin ciddi bir belirsizlik içinde olduğu dönemde dahi Türkiye ekonomisinde ihracat hız kesmemiş, genişlettiği pazar payıyla ekonomik büyümenin lokomotifi olmuştur. Bu büyüme trendi sayesinde Türkiye ekonomisi gelişmiş ülkelerden pozitif yönde ayrışmıştır, aynı zamanda yeni ekonomik adımlara manevra alanı sağlamıştır.

Prof. Dr. Erdal Tanas Karagöl

Ekonomik büyümenin devam etmesi ve orta gelirli ekonomilerden yüksek gelirli ekonomiler seviyesine geçmek için belli yapısal problemlerin çözülmesi gerekmektedir. Bu yapısal problemleri kronikleştiren ve çözümsüzlüğe iten başlıca sebep faizlerin yüksek olmasıdır. Temel makroekonomik göstergelerde iyileşmenin sağlanması, büyük projelere yatırımların gerçekleşmesi, GSYH artışı gibi ülke ekonomisini belirleyen faktörler yatırım ortamıyla, dolayısıyla da faizle birebir ilgilidir. Faizlerin yüksek olması halinde Türkiye ekonomisinin temel dinamiğini harekete geçiren sektörler olumsuz etkilenecektir. Faizlerin yüksek tutulmasının gerekçesi olarak tasarrufların artırılması ve dışarıdan yabancı sermayenin gelmesini sağlamak gösterilmektedir. Ancak bu durum yüksek riski de beraberinde getirmektedir. Çünkü yüksek faizle gelen sermayeyle üretim anlamında ya da gelecekle ilgili bir planlama yapmak mümkün olmamaktadır. Faizler düşürüldüğünde ya da düşürüleceğine dair bir beklenti oluştuğunda bu sıcak paranın sürekli hareket halinde olacağı tehlikesi vardır. Sonuç olarak bu durum, süreklilik sağlayamayan bir ekonomik yapının inşa edilmesine ve ekonomide kırılganlıkların yaşanmasına yol açacaktır. Böyle bir kıskacın içine sıkışmak istemeyen Türkiye, orta ve uzun vade planlarıyla ekonomiyi yönetmek zorundadır.


Diğer yandan, mevcut durumda yüksek faizin devam etmesi gerekiyormuş gibi spekülatif bir atak söz konusudur. Para politikası kurulu toplantıları öncesinde uluslararası kuruluşlarca yayınlanan raporlar, düşürülen büyüme tahminleri, Türkiye ekonomisinin kırılgan olduğu, dolayısıyla faizlerin yükselmesi gerektiği sürekli olarak dile getirilmiştir. Ancak, makroekonomik göstergeler ve siyasi istikrar ortamı böyle bir adıma gerek olmadığını açıkça göstermektedir. Ayrıca Türk Lirası’nın değer kaybını önlemek ve döviz kurunu stabil tutma adına faiz artışını savunmak da geçerliliğini yitirmiştir. Nitekim 28 Ocak 2014 tarihinde yüzde 4,5’ten yüzde 10’a agresif bir şekilde yükseltilen politika faizi neticesinde, döviz kurunda anlık bir düşüş olsa da kur tekrar yükselişe geçmiştir. 22 Mayıs 2014 tarihinde ise 0,5’lik bir faiz indirimi uygulansa da döviz kurunda iddia edildiği gibi bir yükseliş olmamıştır. Bu durum döviz kurundaki spekülatif yükselişleri çok fazla ciddiye almamak gerektiğini ve faiz artışını döviz kurunu kontrol etme gerekçesiyle savunmanın geçersizliğini göstermektedir.

 
Bununla beraber,  faizlerin yüksek olduğu bir ortamda tüketim ve yatırım talepleri düşüşe geçmekte ve dolayısıyla iktisadi aktivite zayıflamaktadır. Türkiye ekonomisinin sahip olduğu kamu maliyesi göstergeleri, sağlam bankacılık sektörü, güçlü reel sektör ve hane halkının düşük borç oranları gibi ekonomiyi dış şoklara karşı koruyan başlıca faktörlerin olmasına rağmen, bu oranda faiz yükseltilmesinin gerekçesi anlaşılamamıştır. Ancak faiz artışı kararın ekonomiye maliyeti ağır olmuştur. 22 Mayıs 2014 tarihinde 0,5’lik bir faiz indirimi sektör beklentilerinin altında kalmış, 24 Haziran 2014 tarihinde gerçekleşen politika faizinin yüzde 9,50’den yüzde 8,75’e indirilmesi ise piyasa beklentilerini karşılamamıştır. Böylece politika faiz oranlarında birinci olan Brezilya’dan sonra yüzde 9,50 oranıyla Türkiye ikinci en yüksek politika faizi uygulayan ülke konumunda kalmaya devam etmiştir.


Son dönemlerde ekonomide gerçekleşen büyüme rakamları ile birlikte daha önce büyüme tahminlerini aşağı yönlü revize eden ve faizlerin yüksek kalması gerektiğini savunan uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları, Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası kuruluşların Türkiye ekonomisi ile ilgili büyüme beklentilerini tekrar yukarı yönlü revize ettikleri görülmüştür. Sürekli büyüyen, makroekonomik göstergelerinde pozitif seyrine devam eden, yönlendirmelere ve müdahalelere kapalı bir ekonomik ortamda, düşük faiz Türkiye ekonomisindeki yapısal problemlerin çözülmesine, büyük ve kapsamlı projelerin gerçekleşmesine ve bunlara yeni projelerin katılmasına önemli katkılar sağlayacaktır. Projeler yeni yatırımcılar için Türkiye’yi cazibe merkezi durumuna getirecek, aynı zamanda Türkiye ekonomisini geliştirecek, yapısal sorunların çözümü olan başta enerji, Ar-Ge ve tasarruflar alanında yeni plan ve uygulamalara da ivme kazandıracaktır.

 

.